Türkiye’nin önemli merkezlerine gittiğinizde belediye çalışmaları ile ilgili olarak sorduğunuz soruya aldığınız karşılık en çok şu olmaktadır: “Çalıyor ama iş yapıyor”. Gel de bu yanıtın içinden çık. Belediyedeki yolsuzlukları görmemezlikten gelen vatandaş, daha çok yapılan hizmetlerle ilgileniyor. Ondan sonra da, nasıl oluyor da Türkiye “Avrupa Rüşvet ve Yolsuzluklar Ligi”nde birinciliği kimseye kaptırmıyor diyoruz.

Bir belediye başkanını tarif ederken onun hakkında; “Çalıyor ama iş yapıyor” tanımlamasını yapmak size göre iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi? Bana göre, çoğunluk kötü bir şey olduğunu söyleyecek olsa da, seçimlerde kullanılan oylara baktığımızda gönlünden iyi bir şey olduğu geçiyor. Bu yüzden, mevcut iktidara yoğun destek veren makarnacılara ve kömürcülere de pek fazla kızamıyoruz. Bir şekilde, avantadan pay almanın yolunu bulanlar, kurulan düzende işlerini yürütüyorlar. 

Varlığını ve sürekliliğini halka borçluolan belediyeleri toplumdan bağımsız olarak düşünmek olanaklı değildir. Bu nedenle toplumunbeklentileri, talepleri ve gereksinimleri de belediyelerin yapısını ve yönünü belirlemede etkin olmaktadır. Bir noktada, belediye başkanları kent halkının aynasıdır. 

Hırsızlığın küçüğü büyüğü, azı çoğu olmaz. Aynı şekilde hırsızın da sağcısı solcusu, Müslümanı, dinsizi olmaz. Hırsız ve rüşvetçi her şekilde ve her yerde aynıdır. Aksi takdirde, yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizde bu kadar boyutu büyüyen ve neredeyse yaşamın her noktasına giren bunca yolsuzluk, hırsızlık, sahtekarlık ve rüşveti nasıl izah edeceğiz. Çifte standart uygulayarak “benim hırsızım iyidir” davranışına bürünmek, topluma yapılacak olan en büyük kötülüktür. Yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed bir Hadis-i Şerif’inde “Ahlakı güzel olan insan her yaşta güzeldir” diyerek yüksek ahlaklı olmanın faziletini ortaya koymuştur.

Müslümanlık güzel ahlak ve adalet dinidir. Ahlakı bozulan ve adaleti uygulamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Aşağıdaki fıkra, anlamak isteyene güzel bir örnektir:

"Ünlü" bir işadamıyla karısı, lüks bir lokantada baş başa yemek yiyorlardı. Birden, tanınmış bir sarışın manken masaya yaklaştı, eğilip adamı dudaklarından şehvetle öptü ve çekip gitti.



Kadın hayretler içindeydi:



– Kimdi o kadın? Seni niye öptü? diye sordu.

– O benim metresim, sevgilim!

– Ben böyle bir rezalete tahammül edemem. Derhal boşanıyoruz, anlıyor musun?


Adam hiç istifini bozmadı:



– Sen bilirsin sevgilim. Ama Boğaz’daki yalıyı, kürklerini, mücevherlerini, her yaz bir ayını geçirdiğin, Nice’deki evimizi çok özlemeyesin sonra?



Kadının yüzü asıldı; başını öne eğdi, hiç sesini çıkarmadı. Biraz sonra, kocasına göz ucuyla yan masayı gösterip sordu:



– Refik Bey’in yanındaki o esmer kızı gördün mü? Karısı değil...

– Evet, dedi adam, karısı değil. O kız Refik Bey’in metresi..

– Hıh, dedi kadın, bir şeye benzemiyor. Bizim metresimiz çok daha güzel!